Herkesin malumu olduğu üzere Doğu
Akdeniz merkezli uluslararası bir gerilim söz konusu. Temelinde büyük hidrokarbon
yatakları paylaşımının yattığı bu gerilimin, sıcak bir çatışmaya dönme ihtimali
imkândâhilinde. Denizi karadan ayıran en önemli unsur, vekâlet savaşlarına imkân
tanımaması. Yani sadece ülkelerin deniz kuvvetlerinin başat rol oynayabileceği
bir potansiyel söz konusu. Bu kaynamayı ve çatışma olasılığını uzun yıllar önce
saptayan Türk Deniz Kuvvetleri, modernizasyon projelerine ağırlık veriyor.
Korvet, firkateyn, muhrip, havadan bağımsız tahrik sistemli denizaltı ve
denizde ikmal gemileri bunlardan birkaçı. Bu yazıda esas eğileceğimiz proje ise
kamuoyunda uçak gemisi olarak lanse edilen, amfibi hücum gemisi TCG ANADOLU.
TCG ANADOLU
1 Haziran 2015 tarihinde Savunma Sanayi Müsteşarlığı (şimdi Başkanlık) ve
Sedef Gemi İnşaatı A.Ş. arasında imzalanan sözleşme ile ilk amfibi hücum gemisi
üretim serüvenimiz başlamış oldu. Projede amaç çıkarma harekâtı
düzenleyebilecek ve harekât sırasında gerekli hava desteğini kendi imkânlarıyla
karşılayacak bir platforma sahip olmaktı. Büyük ve daha önce tecrübe etmediğimiz
bir girişim olduğu için tıpkı Altay tankı projesinde olduğu gibi bir teknik
destek sağlayıcıya ihtiyaç vardı. İspanya merkezli Navantia tersanesiyle
varılan mutabakat neticesiyle, firmanın faal platformu olan Juan Carlos gemisi
örnek alınarak proje iyi bir olgunluğa ulaştırıldı. Ülkemizin de üretici
ortaklarından olduğu F35 projesindeki B versiyon modelin kullanımına dönük bir
çalışma olarak inşa sürecindeki geminin pistinde bir revizyon yapılarak rampa
eklendi. Bu şekilde gemi, 8-12 civarı F35 B ile bir mini uçak gemisi işlevi
görebilecekti. Hatta Deniz Kuvvetleri Komutanlığı F35’li tanıtım afişleri
bastırmıştı. Ancak ABD ile stratejik düzeyde yaşanan fikir ayrılıkları, 15
Temmuz Darbe Girişimi, Suriye’de terör örgütlerine destek ve en nihayetinde
Türkiye’nin S400 Hava Savunma Sistemi tedariki ile oluşan jeopolitik ayrım
neticesinde Türkiye, F35 projesinden dışlandı.
Yazıda odak noktamız denizcilik olduğu için Hava Kuvvetleri’nin
tedarik planında yer alan 100 F35 A teminine değinmeyeceğim. F35 B ile mini bir
uçak gemisi işlevi görebilmesi için pisti revize edilen TCG ANADOLU atıl bir
duruma mı düşecek şeklinde endişeler oluşmaya başladı. Kısaca cevap vermek
gerekirse, hayır. Sebebi, TCG ANADOLU bir uçak gemisi değil, amfibi hücum
gemisi/havuzlu çıkarma gemisidir. Yani projenin en başından beri planlanan ve
ihtiyaç duyulan platform, amfibi taarruz yeteneğine sahip, insani yardım harekâtları
yapabilecek ve donanmanın amiral gemisi olacak bir yetenek kazanmaktı. Geminin
içinde bulunan garajlarda, tanklar, zırhlı muharebe araçları, zırhlı personel
taşıyıcılar haricinde; arka iç zemin kısmında bulunan havuzda ise hava yastıklı
çıkarma araçları ile mekanize çıkarma araçları taşıyabilecektir. Her ne kadar
“F35 olmadı, Harrier tedarik edilir.” şeklinde iddialar dolansa da teknik
açıdan bu ihtimal olası görülmemektedir. Uzun yıllar önce üretimi sonlanmış bu
uçağın tedariki ancak İtalya veya İspanya’dan ikinci el şeklinde mümkündür. Bu
durumda da uçakların faydalı kullanım ömrü kafalarda soru işareti
oluşturmaktadır. Zira bu uçakların gövde ömürleri, yaşları gereği 2030’lu
yılları görmekte zorlanacak bir yıpranmaya maruz kalmış vaziyettedir.
Dolayısıyla Harrier alımı, Deniz Kuvvetleri bünyesinde muharip havacılığın
tecrübe edilmesi dışında bir katkı sağlamaktan uzaktır. Sonuç olarak 2021’de
donanmaya teslim edilmesi beklenen TCG ANADOLU ve yakında üretimine başlanması beklenen
kardeşi TCG TRAKYA, uçak gemisi konseptinden uzak kalmaktadır. Peki, Türkiye
bir uçak gemisi üretebilir mi ya da buna ihtiyacı var mı? İsterseniz bu soruya
dünyadaki örnekleri inceleyerek bir cevap arayalım. Sonrasında Türkiye’nin
mevcut pozisyonunu saptayalım.

Uçak Gemileri
Bugünkü kullanım doktrinini baz alırsak,
uçak gemilerinin tarihi 2. Dünya Harbine kadar uzanıyor. Özellikle ana karadan
uzak coğrafyalarda yoğun hava harekâtı ihtiyacı olan orduların vazgeçilmezi.
Dikkat edilmesi gereken husus, bir geminin uçak gemisi unvanını hak edebilmesi
için en az 1 filo (ortalama 20 adet) savaş uçağı taşıması, bunların harekâtı
için uygun bakım ve ikmal envanterine sahip olması gerekmektedir. Yani sırf
birkaç uçak bulundurmak yeterli değildir.
Bu sebeple bizim TCG ANADOLU hiçbir zaman (F35 alınabilecek olsa dahi)
uçak gemisi olarak kabul edilemez. Tıpkı Japon İzumo ve Fransa imali, Mısır’ın
da kullandığı Mistral gemileri gibi. Mevcut uçak gemisi sahibi ülkelere
bakarsak karşımıza 8 ülke çıkmakta. Bunlar, 11 gemi ile ABD, 2 gemi ile Çin, 2
gemi ile İngiltere, 1’er gemi ile Rusya, Hindistan, İtalya, Fransa ve Brezilya... Bu ülkelere
dikkat edersek İtalya dışında hepsinin okyanusa kıyısı olduğunu ve Rusya
dışında hepsinin 2 trilyon doların üzerinde bir milli gelire sahip olduğunu
görürüz. Buradan anladığımız, öncelikle uçak gemisi “ihtiyacı”, dünyaya açık,
yerkürenin tamamıyla “temaslı” bir coğrafi bölgede olmanın sonucudur. İkinci
olarak ise güçlü bir ekonominin desteği şart. Yüzeysel bir değerlendirme yapmak
gerekirse, bu ülkeler arasında uçak gemilerinin, deyim yerindeyse etinden de
sütünden de yararlanabilen tek ülke mevcut, ABD. Hâlihazırda 11 platformu ve 21
trilyon dolarlık milli geliriyle, Karadeniz dışında dünyanın tüm açık
denizlerinde varlık gösteren ABD, küresel hegemonyasını ve geçmişten gelen tek
kutupluluk gücünü eşsiz bir şekilde perçinlemektedir.
Yakın zamanda ABD’nin bu tahttan indirilmesi mümkün görülmemekle beraber,
son yıllarda yakaladığı ekonomik ivmeyle parlayan bir Çin gerçeği dikkat
çekmektedir. Mevcut 2 gemisine ek, 2030 yılına kadar envanteredâhil edeceği 4
gemiyle beraber Çin, Pakistan ve çeşitli Afrika ülkeleri ile Pasifik’te
oluşturduğu/oluşturacağı yapay adalar ve üs noktaları ile şimdiden psikolojik
olarak Rusya’yı da geride bırakarak ABD için en dişli rakip haline gelmiştir.
Rusya’yla devam edecek olursak, esasında bir Kara Uygarlığını temsil eden
Rusya, SSCB döneminden kalma prestijini de kaybetmemek uğruna darboğazdaki
ekonomisine rağmen 1 uçak gemisi işletmektedir.
Ancak Amiral Kuznetsov uçak gemisi 12 Aralık 2019’da rutin bakım/onarım
faaliyeti sırasında çıkan büyük yangından dolayı kullanılamaz hale geldi.
Yüksek tamir maliyetinden dolayı Rus askeri bürokrasisi kafa karışıklığı
yaşamakta. Ya maliyete katlanılıp gemi kullanılır hale getirilecek ya da yeni
bir platform inşa edilecek. İngiltere ve Fransa’nın durumu ise aslında birkaç
yüzyıl boyunca süren sömürgecilik geçmişlerinin, uzaklara güç göndermenin tezahürü
niteliğinde. Kısmen İtalya’yı da bu klasmana katmak mümkün. En nihayetinde bu
ülkelerin hiçbiri tek başlarına etkili olacak güçten ve motivasyondan çok
uzaklar. Kaddafi’nin devrilmesi için oluşturulan koalisyon harekâtında ABD’nin
dahline kadar geçen sürede İngiliz ve Fransız güçlerinin beceriksizlikleri hala
hatırlarda. Brezilya ve Hindistan ise askeri ihtiyaç ve hedeflerden uzak
sayılabilecek sebeplerle uçak gemisi sahibi olmuşlardır. Hindistan’ın çatışma
riski yaşadığı Pakistan da Çin de kara sınırı ile komşu ülkelerdir. Keza
Brezilya’nın da okyanus ötesi bir düşmanı yoktur. Uçak gemisi ve sahip ülke
profillerini genel hatlarıyla inceledik. Şimdi Türkiye özelinde irdeleyip
yazımızı sonlandıralım.

Türkiye Uçak Gemisi Tedarik Etmeli mi,
Edebilir mi?
Yukarıda da değindiğimiz üzere uçak
gemisi sahibi olmak küresel müdahalecilik hedeflerinden kaynaklanmakta ve ciddi
bir ekonomik güç gerektirmekte. Bu gerçekleri göz ardı edip bir hayal kuralım.
Türkiye bir uçak gemisi üretsin. Ar-ge ve üretim genel olarak 5 milyar doların
üzerinde bir maliyet. Gemiyi yaptık, bunun üzerine emsallerinin ortalaması baz
alınarak 40 adetlik 2 filo savaş uçağı koyalım. 4 milyar dolar da oradan. Tabi
uçak gemisi asla yalnız görev yapmaz. En az 1 muhrip, 1 firkateyn, 1 denizaltı ve
1 lojistik ikmal gemisine ihtiyacı var. Topyekûn bir hesapla 15 milyar doların
üzerinde bir harcama yapılarak “Uçak Gemisi Görev Grubu” edinebileceğimiz
ortaya çıkmakta. İşte bu maliyet, Türkiye’nin yıllık savunma harcamasının
tamamına tekabül etmekte. Genel harcamanın da yalnızca üçte birlik kısmı yeni
sistem tedarikinde kullanılır. Ayrıca görev grubu oluşturmakla iş bitmiyor.
Faal tutabilmek için de yıllık en az 1 milyar dolar idame masrafını karşılamak
gerekiyor. Bir şekilde başka kalemlerden tasarruf edip bu organizasyonu
gerçekleştirdik diyelim. Ya sonra? Ne olacak bu görev grubu? Kıbrıs açıklarında
mı seyredecek, Adalar Denizi’nde mi? Libya’ya mı müdahale edecek yoksa
Karadeniz Uyum Harekatı’na mı katılacak? Aslında bu sorular bile önümüzü
aydınlatmak için yeterli. Türkiye’nin jeopolitik çıkar alanları zaten ana
karaya oldukça yakın. En fazla 2000 km’lik bir mesafe söz konusu olabilir. Bu
şartlarda ekonomiyi adeta kambur edecek bir uçak gemisi yerine mevcut TCG
ANADOLU ve ikizi TCG TRAKYA projeleri çok daha maliyet etkin/verimli
platformlardır. İlerleyen yıllarda ekonomik büyüklüğümüz 3 trilyon doları
görür, yıllık ihracatımız 500 milyar doları aşarsa; yani Latin Amerika’dan
Okyanusya’ya kadar Türkiye’nin ekonomik çıkar alanı genişlerse, uçak gemisi tedariki
hem bir ihtiyaç hem de imkânımız dâhilinde olur.
Fakat mevcut durgun ekonomimizle mümkün de değil ihtiyaç da değil. Dilerim
içinde bulunduğumuz mali krizi tez zamanda aşıp, İstif sınıfı firkateyn, TF
2000 muhribi, Yeni Tip Hücumbot gibi projelerimizi hızlandırabiliriz. Milli
bağımsızlık yolunda ter döken mühendislerimize ve eli tetikte bekleyen
askerlerimize selam olsun.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder