5 Ocak 2021 Salı

Cumhuriyet Donanması İçin Yeni Bir Soluk: TCG ANADOLU ve Uçak Gemileri Üzerine

 Herkesin malumu olduğu üzere Doğu Akdeniz merkezli uluslararası bir gerilim söz konusu. Temelinde büyük hidrokarbon yatakları paylaşımının yattığı bu gerilimin, sıcak bir çatışmaya dönme ihtimali imkândâhilinde. Denizi karadan ayıran en önemli unsur, vekâlet savaşlarına imkân tanımaması. Yani sadece ülkelerin deniz kuvvetlerinin başat rol oynayabileceği bir potansiyel söz konusu. Bu kaynamayı ve çatışma olasılığını uzun yıllar önce saptayan Türk Deniz Kuvvetleri, modernizasyon projelerine ağırlık veriyor. Korvet, firkateyn, muhrip, havadan bağımsız tahrik sistemli denizaltı ve denizde ikmal gemileri bunlardan birkaçı. Bu yazıda esas eğileceğimiz proje ise kamuoyunda uçak gemisi olarak lanse edilen, amfibi hücum gemisi TCG ANADOLU.

TCG ANADOLU

1 Haziran 2015 tarihinde Savunma Sanayi Müsteşarlığı (şimdi Başkanlık) ve Sedef Gemi İnşaatı A.Ş. arasında imzalanan sözleşme ile ilk amfibi hücum gemisi üretim serüvenimiz başlamış oldu. Projede amaç çıkarma harekâtı düzenleyebilecek ve harekât sırasında gerekli hava desteğini kendi imkânlarıyla karşılayacak bir platforma sahip olmaktı. Büyük ve daha önce tecrübe etmediğimiz bir girişim olduğu için tıpkı Altay tankı projesinde olduğu gibi bir teknik destek sağlayıcıya ihtiyaç vardı. İspanya merkezli Navantia tersanesiyle varılan mutabakat neticesiyle, firmanın faal platformu olan Juan Carlos gemisi örnek alınarak proje iyi bir olgunluğa ulaştırıldı. Ülkemizin de üretici ortaklarından olduğu F35 projesindeki B versiyon modelin kullanımına dönük bir çalışma olarak inşa sürecindeki geminin pistinde bir revizyon yapılarak rampa eklendi. Bu şekilde gemi, 8-12 civarı F35 B ile bir mini uçak gemisi işlevi görebilecekti. Hatta Deniz Kuvvetleri Komutanlığı F35’li tanıtım afişleri bastırmıştı. Ancak ABD ile stratejik düzeyde yaşanan fikir ayrılıkları, 15 Temmuz Darbe Girişimi, Suriye’de terör örgütlerine destek ve en nihayetinde Türkiye’nin S400 Hava Savunma Sistemi tedariki ile oluşan jeopolitik ayrım neticesinde Türkiye, F35 projesinden dışlandı.
Yazıda odak noktamız denizcilik olduğu için Hava Kuvvetleri’nin tedarik planında yer alan 100 F35 A teminine değinmeyeceğim. F35 B ile mini bir uçak gemisi işlevi görebilmesi için pisti revize edilen TCG ANADOLU atıl bir duruma mı düşecek şeklinde endişeler oluşmaya başladı. Kısaca cevap vermek gerekirse, hayır. Sebebi, TCG ANADOLU bir uçak gemisi değil, amfibi hücum gemisi/havuzlu çıkarma gemisidir. Yani projenin en başından beri planlanan ve ihtiyaç duyulan platform, amfibi taarruz yeteneğine sahip, insani yardım harekâtları yapabilecek ve donanmanın amiral gemisi olacak bir yetenek kazanmaktı. Geminin içinde bulunan garajlarda, tanklar, zırhlı muharebe araçları, zırhlı personel taşıyıcılar haricinde; arka iç zemin kısmında bulunan havuzda ise hava yastıklı çıkarma araçları ile mekanize çıkarma araçları taşıyabilecektir. Her ne kadar “F35 olmadı, Harrier tedarik edilir.” şeklinde iddialar dolansa da teknik açıdan bu ihtimal olası görülmemektedir. Uzun yıllar önce üretimi sonlanmış bu uçağın tedariki ancak İtalya veya İspanya’dan ikinci el şeklinde mümkündür. Bu durumda da uçakların faydalı kullanım ömrü kafalarda soru işareti oluşturmaktadır. Zira bu uçakların gövde ömürleri, yaşları gereği 2030’lu yılları görmekte zorlanacak bir yıpranmaya maruz kalmış vaziyettedir. Dolayısıyla Harrier alımı, Deniz Kuvvetleri bünyesinde muharip havacılığın tecrübe edilmesi dışında bir katkı sağlamaktan uzaktır. Sonuç olarak 2021’de donanmaya teslim edilmesi beklenen TCG ANADOLU ve yakında üretimine başlanması beklenen kardeşi TCG TRAKYA, uçak gemisi konseptinden uzak kalmaktadır. Peki, Türkiye bir uçak gemisi üretebilir mi ya da buna ihtiyacı var mı? İsterseniz bu soruya dünyadaki örnekleri inceleyerek bir cevap arayalım. Sonrasında Türkiye’nin mevcut pozisyonunu saptayalım.
Uçak Gemileri

Bugünkü kullanım doktrinini baz alırsak, uçak gemilerinin tarihi 2. Dünya Harbine kadar uzanıyor. Özellikle ana karadan uzak coğrafyalarda yoğun hava harekâtı ihtiyacı olan orduların vazgeçilmezi. Dikkat edilmesi gereken husus, bir geminin uçak gemisi unvanını hak edebilmesi için en az 1 filo (ortalama 20 adet) savaş uçağı taşıması, bunların harekâtı için uygun bakım ve ikmal envanterine sahip olması gerekmektedir. Yani sırf birkaç uçak bulundurmak yeterli değildir.  Bu sebeple bizim TCG ANADOLU hiçbir zaman (F35 alınabilecek olsa dahi) uçak gemisi olarak kabul edilemez. Tıpkı Japon İzumo ve Fransa imali, Mısır’ın da kullandığı Mistral gemileri gibi. Mevcut uçak gemisi sahibi ülkelere bakarsak karşımıza 8 ülke çıkmakta. Bunlar, 11 gemi ile ABD, 2 gemi ile Çin, 2 gemi ile İngiltere, 1’er gemi ile Rusya, Hindistan,  İtalya, Fransa ve Brezilya... Bu ülkelere dikkat edersek İtalya dışında hepsinin okyanusa kıyısı olduğunu ve Rusya dışında hepsinin 2 trilyon doların üzerinde bir milli gelire sahip olduğunu görürüz. Buradan anladığımız, öncelikle uçak gemisi “ihtiyacı”, dünyaya açık, yerkürenin tamamıyla “temaslı” bir coğrafi bölgede olmanın sonucudur. İkinci olarak ise güçlü bir ekonominin desteği şart. Yüzeysel bir değerlendirme yapmak gerekirse, bu ülkeler arasında uçak gemilerinin, deyim yerindeyse etinden de sütünden de yararlanabilen tek ülke mevcut, ABD. Hâlihazırda 11 platformu ve 21 trilyon dolarlık milli geliriyle, Karadeniz dışında dünyanın tüm açık denizlerinde varlık gösteren ABD, küresel hegemonyasını ve geçmişten gelen tek kutupluluk gücünü eşsiz bir şekilde perçinlemektedir.

Yakın zamanda ABD’nin bu tahttan indirilmesi mümkün görülmemekle beraber, son yıllarda yakaladığı ekonomik ivmeyle parlayan bir Çin gerçeği dikkat çekmektedir. Mevcut 2 gemisine ek, 2030 yılına kadar envanteredâhil edeceği 4 gemiyle beraber Çin, Pakistan ve çeşitli Afrika ülkeleri ile Pasifik’te oluşturduğu/oluşturacağı yapay adalar ve üs noktaları ile şimdiden psikolojik olarak Rusya’yı da geride bırakarak ABD için en dişli rakip haline gelmiştir. Rusya’yla devam edecek olursak, esasında bir Kara Uygarlığını temsil eden Rusya, SSCB döneminden kalma prestijini de kaybetmemek uğruna darboğazdaki ekonomisine rağmen 1 uçak gemisi işletmektedir.  Ancak Amiral Kuznetsov uçak gemisi 12 Aralık 2019’da rutin bakım/onarım faaliyeti sırasında çıkan büyük yangından dolayı kullanılamaz hale geldi. Yüksek tamir maliyetinden dolayı Rus askeri bürokrasisi kafa karışıklığı yaşamakta. Ya maliyete katlanılıp gemi kullanılır hale getirilecek ya da yeni bir platform inşa edilecek. İngiltere ve Fransa’nın durumu ise aslında birkaç yüzyıl boyunca süren sömürgecilik geçmişlerinin, uzaklara güç göndermenin tezahürü niteliğinde. Kısmen İtalya’yı da bu klasmana katmak mümkün. En nihayetinde bu ülkelerin hiçbiri tek başlarına etkili olacak güçten ve motivasyondan çok uzaklar. Kaddafi’nin devrilmesi için oluşturulan koalisyon harekâtında ABD’nin dahline kadar geçen sürede İngiliz ve Fransız güçlerinin beceriksizlikleri hala hatırlarda. Brezilya ve Hindistan ise askeri ihtiyaç ve hedeflerden uzak sayılabilecek sebeplerle uçak gemisi sahibi olmuşlardır. Hindistan’ın çatışma riski yaşadığı Pakistan da Çin de kara sınırı ile komşu ülkelerdir. Keza Brezilya’nın da okyanus ötesi bir düşmanı yoktur. Uçak gemisi ve sahip ülke profillerini genel hatlarıyla inceledik. Şimdi Türkiye özelinde irdeleyip yazımızı sonlandıralım.

Türkiye Uçak Gemisi Tedarik Etmeli mi, Edebilir mi?

Yukarıda da değindiğimiz üzere uçak gemisi sahibi olmak küresel müdahalecilik hedeflerinden kaynaklanmakta ve ciddi bir ekonomik güç gerektirmekte. Bu gerçekleri göz ardı edip bir hayal kuralım. Türkiye bir uçak gemisi üretsin. Ar-ge ve üretim genel olarak 5 milyar doların üzerinde bir maliyet. Gemiyi yaptık, bunun üzerine emsallerinin ortalaması baz alınarak 40 adetlik 2 filo savaş uçağı koyalım. 4 milyar dolar da oradan. Tabi uçak gemisi asla yalnız görev yapmaz. En az 1 muhrip, 1 firkateyn, 1 denizaltı ve 1 lojistik ikmal gemisine ihtiyacı var. Topyekûn bir hesapla 15 milyar doların üzerinde bir harcama yapılarak “Uçak Gemisi Görev Grubu” edinebileceğimiz ortaya çıkmakta. İşte bu maliyet, Türkiye’nin yıllık savunma harcamasının tamamına tekabül etmekte. Genel harcamanın da yalnızca üçte birlik kısmı yeni sistem tedarikinde kullanılır. Ayrıca görev grubu oluşturmakla iş bitmiyor. Faal tutabilmek için de yıllık en az 1 milyar dolar idame masrafını karşılamak gerekiyor. Bir şekilde başka kalemlerden tasarruf edip bu organizasyonu gerçekleştirdik diyelim. Ya sonra? Ne olacak bu görev grubu? Kıbrıs açıklarında mı seyredecek, Adalar Denizi’nde mi? Libya’ya mı müdahale edecek yoksa Karadeniz Uyum Harekatı’na mı katılacak? Aslında bu sorular bile önümüzü aydınlatmak için yeterli. Türkiye’nin jeopolitik çıkar alanları zaten ana karaya oldukça yakın. En fazla 2000 km’lik bir mesafe söz konusu olabilir. Bu şartlarda ekonomiyi adeta kambur edecek bir uçak gemisi yerine mevcut TCG ANADOLU ve ikizi TCG TRAKYA projeleri çok daha maliyet etkin/verimli platformlardır. İlerleyen yıllarda ekonomik büyüklüğümüz 3 trilyon doları görür, yıllık ihracatımız 500 milyar doları aşarsa; yani Latin Amerika’dan Okyanusya’ya kadar Türkiye’nin ekonomik çıkar alanı genişlerse, uçak gemisi tedariki hem bir ihtiyaç hem de imkânımız dâhilinde olur.

Fakat mevcut durgun ekonomimizle mümkün de değil ihtiyaç da değil. Dilerim içinde bulunduğumuz mali krizi tez zamanda aşıp, İstif sınıfı firkateyn, TF 2000 muhribi, Yeni Tip Hücumbot gibi projelerimizi hızlandırabiliriz. Milli bağımsızlık yolunda ter döken mühendislerimize ve eli tetikte bekleyen askerlerimize selam olsun.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

GEÇMİŞTEN DERS ÇIKARALIM

F-35 projesinden çıkarılmamızla artık iyice kesinleşti ki, Hava Kuvvetlerimizin istikbali, Milli Muharip Uçak projemizin akıbetine bağlı. He...